Yeşilçamda Cüneyt Arkın’ın maceraları bunlarla da sınırlı değil… Şırıngadaki hava boşluğundan düşmanını tanıması, balyozlarla kırılabilecek taşları bir yumrukta yok etmesi. Futbol topundan Dört beş kat daha büyük taşlara tekme atması bunlar sadece bir kaçı.Aslında Bollywood filmlerini seyredince Cüneyt Arkın filmlerinin ne kadar abartısız olduğunu görürsünüz bende bilmiyordum taki bir tanesini seyredene kadar

Film bir mahkûmun kaçış sahnesi ile başlıyor. Daha ilk dakikalarda kahramanımızın ne kadar güçlü olduğuna tanıklık ediyoruz. Kahramanımız mahkûmları taşıyan bir otobüsü karton kutu gibi açabiliyor. Otobüsten kurtulduktan sonra yaya olarak kaçmaya başlıyor.

Elleri zincirli. Ama bir zincir, başrol oyuncusunu durduracak değil tabii. Araçların arasından ve polislere yakalanmadan kaçarken ayağı sıkışıyor.

Ölümle burun buruna kalan kahramanımız, o kadar da değil denecek bir yöntemle kurtuluyor. Üzerine gelenlere egzoz fırlatıyor. Sonuç, mahkum firari…

Bu sahneleri gördükten sonra Cüneyt Arkın’ın bütün aksiyon sahnelerinin akıl ve mantık kurallarına uygun olduğunu düşünmemek elde değil.

Bizim Yeşilçam maceralarımız bununla da sınırlı değil. Şener Şen, unutulmaz oyuncu. “Gülen Gözler” de “Vecihi”  karakterinde. Tayyareyi apartmanın etrafında nasıl döndürüyor. Yine Şener Şen, bu sefer farklı bir film, Ziya karakteriyle karşımız da. “Neşeli Günler” çakıyla Aslan avı.

Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Kemal Sunal vd. Salak Milyonerle izleyenlerin gönüllerinde taht kuruyor. Ellerinde bir define haritası olan Dört kardeşin İstanbul’un göbeğinde define arama girişimini anlatan komedi tarzı sinema filmi.

Kemal Sunal demişken “Hanzoyu” ele almamak olmaz… Bu filmi seyrederken bu kadarda olmaz dediğimiz bir sürü sahneye denk geliyoruz. Ağaçları köklerinden çıkarması, bir tokatta insanları yere sermesi… Gerçi bunları Cüneyt Arkın’da da görmüştük ama bu daha ilgi çekici. Çünkü Kemal Sunal, genelde saflığı temsil eden bir karakterle zihnimizde yer ettiğinden bu rolünü biraz garipsiyoruz.

Hollywood’un Tarzan’ını hepimiz biliriz. Tarzan ve Jane bunu seyrederken aslında bizim “Hanzo” nun ne kadar masum olduğunu görürsünüz…

Bizde Ferdi Tayfur da var. Köy filmlerinden tanıdığımız başka platformlarda da yok değil. Bazen çeşmenin başında bir tas suyla, bezen sabahçı kahvesiyle, bazen de koparma gülleri dalında kalsın parçalarıyla karşımızda. Filmlerine gelince Derbeder, Yuvasız Kuşlar, Kalbimdeki acı vs. filmlerimizin yaklaşık dörtte biri müziklerle geçiyor…

Laf yine Bollywood filmlerine gelecek…

Aşk Treni, Barangi Bhaijaan, Üç İdiot, Yerdeki Yıldılar, Lagan, fanaa vd. çoğunuz seyretmişsinizdir. Filmler müzikle başlar müzikle biter… Resitaller serisi. Diğer yabancı parçaların aksine sözleri anlamlı bir bütünü ifade etmiyor değiller… Müzik kültürünün sadece Yeşilçam’da olduğunu düşünüyordum ama yanılmışım…

İnsanın; “adı çıkana kadar çanı çıksın.” Diye darb-ı mesel olmuş meşhur bir sözümüz var. Türkiye’de bu tabire uyan en iyi sanatçıların başında Emrah gelir.

Küçük Emrah;  hayatımıza ne zaman girdin bilmiyorum ama doksanlı yılların başlarında evlerimizi şenlendirdiğin bir gerçekti… Aslında şenlendirme değil de yas evi dersek doğru! Olur. Her sahnesinde gözyaşı akan bir filme denk geldiniz mi?  Ben geldim, buyurun size “Zavallılar, Acıların Çocuğu, Boynu Bükükler, Öksüzler…” doksan üç yılında  “Küçük” ekini kaldırır.  Ekler kalkınca belki hüzün bitmiştir dedik. Ama 1996 senesinin Temmuz ayında “Unutabilsem” slow parçasıyla eyvah Emrah yine kaldığı yerden devam ediyor düşüncesine kapıldık.

Emrah’ın hakkını teslim etmemek olmaz. Doksan Dört yılında İnönü Stadyumunda verdiği konserle ilk defa bir Türk sanatçı Elli Bin kişiye seslenerek bir rekora imza atmış oldu. Emrah bugün her ne kadar kırkını devirse de biz “Küçük Emrah” la kendisini hatırlıyoruz… Küçük Emrah, artık hüznün bir parçası oldu…

Devam edecek; The Color of Paradise / Cennetin Rengi’yle