Harap olmus kentlerde hala gülüp oynayan çocuklar için belkide bu yıl erken geldi bahar.
Kıyıya vuran genç bedenler için
denizler ılıklaştı.
Soğuk havalarda burnunu çekip mendil satmaya çalışan çocuklar için
havalar ısındı.
Doğa tüm muhteşemliğini cömertçe, hak eden için mi yoksa hak yiyenler doysun diye, mi sergiliyor?
Onların gökyüzünde arkasından beyaz duman bırakan uçaklar yok.
Sevdiklerini birbirlerinden ayıran, acıyı tam manasıyla öğreten uçaklar var.
Onlar buğulu camlara annelerinin ismini kazıyor, taşlara gülen yüzler çiziyorlar.
Ama taştan daha sert kalpler yapıyor onlara bu zulmü.

Çocuk her yerde çocuktur. Şu günahkar dünyanın en masum varlıkları. Birilerinin para kadar adi isteklerinden dolayı hayat onları kopartıyor yaşamlarından.

Kimilerinin canı sınırlarını genişletmek istiyor ve mazlum insanlar kendi topraklarında ölümün barut kokusunu soluyor.

Dizlerinde yatırıp uyutmak varken bazı anneler, evlatlarının topraklarını avuçluyor

Peki tüm bu haksızlıklar karşısında sesimiz ne kadar gür çıkabiliyor?
Sesimiz çıktığı kadar fayda olabiliyor muyuz?
Kınadıktan sonra yaşamlarımıza geri dönmekten başka elimizden gelen bir şey yok mu?

Haksızlığı her tahammül ediş bir diğerini doğuruyor. Ve biz buna hayat şartları diyoruz.
Çok acımasız değil mi?
Tüm bunların kaçını hakettiler?
“Böyle gelmiş bu düzen böyle gider”derken bu düzeni kimin kurduğunu neden sorgulamıyoruz?
Sorgulamamamız mı lazım?
Sesimiz yükselmemeli mı?
Susmalı mıymışız bizde?
Canımızla mı ödermişiz yoksa?
Olsun,

doğru bildiğin yolda ölmek, yapabileceğimiz en insanca şey. Eğer sustuklarımızı içimizde biriktirirsek aklın ve kalbin yollarında çıkmazda buluruz kendimizi. Ve o yollarda kaybettiklerimiz çoğalır. Gözyaşları artar, zulüm katlanarak devam eder, anneler ağlar, çocuklar oyun oynamayı bilmez, kimileri açlıktan ölür, akbabalar başında bekler.

Adalet yalnızca duvarda yazan bir kelime olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Ve adil olan tek bir şey kaldı oda herkesin bir gün ölecek olması.